YAŞAMI boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod’un ‘ihaneti’ sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşen Franz Kafka, 1883’te, Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alman okullarında tamamladı. 1901’de Karl Ferdinand Üniversitesi’nin kimya fakültesine kayıt yaptırdıysa da, karar değiştirip önce edebiyat ve sanata yöneldi, en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitiminde karar kıldı. Üniversite yılları verimliydi Kafka’nın. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine açıldı. Nietzsche’den, Darwin’den ve ‘sosyalizm’den etkilendi. Dini inançları olmamakla birlikte, etnik kimliği nedeniyle Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı.
1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.
Felice Bauer ile 1917’deki ayrılığına eş zamanlı olarak yakalandığı verem hastalığının aslının psikolojik olduğuna, evlenmemek için vereme yakalandığına inanıyordu Kafka. Hastalığı sayesinde I. Paylaşım Savaşı’na katılmadı. 1918’e kadar zamanının büyük bir kısmını kırsal bölgelerde geçirdi, sağlığıyla ilgilendi, yaşayış ve kültürlerini bilmediği Doğu Avrupa Yahudilerini incelemeye ve İbranice öğrenmeye başladı. 1919 yılında geçirdiği ağır grip veremini iyice azdırdı. Bu sırada Julie Wohryzek ile kısa süreli bir nişanlılık dönemi geçirmişti. 1922’de emekli edildi; ki bu, onun maddi durumunu olumsuz biçimde etkiledi.
Sağlığı ile birlikte moralinin de iyiden iyiye bozulduğu bu dönemde tanıştığı Çek gazeteci Milena, Kafka’nın hayatında önemli bir yer kapladı. Evli bir kadın olan Milena ile Kafka arasındaki dostluk 1920-1923 yılları arasında mektuplarla sürdü ve Kafka güncelerini Milena’ya bıraktı. Üçüncü romanı ’Dos Schloss / Şato’yu 1922’de yazdı Kafka. ’Sevgili Milena’, çok sonraları -Kafka’nın üçkızkardeşi gibi - hayatını Alman toplama kampında kaybedecekti.
Kafka, aile bağlarından, maddi ve manevi yıkıntılarla yaşadığı Prag’dan 1923’te Berlin’e giderek kurtuldu. Berlin’de Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailesinin kızı Dora Dyment ile tanıştı; ve hep aradığı türden bir aşka kavuştu. Ancak ailesi bir kez daha engel olmaya çalıştı Kafka’ya. Bu kez boyun eğmedi; belki de hayatında ilk kez mutlu ve coşkulu bir ruh hali sergileyen Kafka, Dora ile Berlin’de yaşamaya başladı. Ne var ki hastalığı son safhasındaydı. ’Ein Hungerkünstler / Açlık Cambazı’ adlı hikayesini tamamlarken hastalığı şiddetlenince 1924’te Prag’a döndü. Viyana yakınlarındaki bir sanatoryuma yatırıldı. 3 Haziran’da öldüğünde henüz kırk yaşındaydı. Kafka Prag’da gömüldü.
Hemen hemen bütün eserleri ölümünden sonra Max Brood tarafından yayına hazırlanan Kafka, 1920’lerin sonunda önce Alman edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmişti. Ancak 1950’lere gelindiğinde ünü bütün Avrupa’yı kapladı. Kafka’ya gösterilen ilgide dönemin ruhsal ve zihinsel atmosferiyle yazarın temaları arasındaki şaşırtıcı örtüşmenin etkisi inkar edilemez. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kalabalıklar, yabancılaşma, kısaca modern bireyin bunalımları ya da kabusları...
İşte bütün bunlarla örülüdür Kafka’nın hikayeleri. Ama büyüklüğü o kabusları hikayeleştirmesinde değil, hikaye ediş tarzında, uslubuyla yarattığı Kafkaesk dünyasındadır. Anlattığı o akıl almaz hikayeleri, en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı aktarımları yardımıyla gerçekliğe bağlayan Kafka’nın ironisi, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni, anlamlı metaforlara dönüştürür. Her karakter, her eylem ve her ayrıntı göründüğünden farklı anlamlar yüklenirken Kafka okuyucuya kesin bir şey göstermez, ima eder. Bu imacı yaklaşım, yaşamın başka sunumlarını sorguluyan daha yukarıdan bir sunum olarak işlerlik kazanır ve çok katlı okumalara açılır.
Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Edebiyat tarihinde metinleri Kafka kadar didiklenen bir başka yazar bulmak zordur. 1950’lerde Lucas, Adorno, Benjamin, Brecht gibi Marksistlerin gerçekçilik üzerine yaptıkları canlı, zengin ve eşsiz tartışmalarda merkezi bir yer tutan Kafka, Varoluşçu yazarlar - özellikle Camus - tarafından da benimsenmiş, çevrildiği dillerin edebiyatlarına yayılan etkileriyle 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuştur. Ancak yaratıcılığının büyüklüğü üzerindeki fikir birliği eserleri üzerindeki yorum farklılıklarını gidermemiş, tersine her geçen gün ortaya atılan yeni yeni yorumlarla bu farklılıklar derinleşmiştir.
Bu durumun günümüz edebiyatının modern yorumlama anlayışıyla da ilişkisi var. Susan Sontag’ın ifade ettiği gibi, ’Modern yorumlama biçeminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin ‘arkasında’ bir şeyler aranıyor; deşilerek, gerçek olduğuna inanılan alt-metin ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yorum kuramları olup çıkıyor. Gözle görülebilen tüm görüngüler, Freud’un deyişiyle açık içerik olarak tanımlanıp bir kefeye konuyor. Bu açık içeriğin de, altında yatan gerçek anlamı örtük içeriği bulup çıkarmak için didik didik edilip bir yana atılması gerekiyor. Marx’ta devrim ve savaş gibi toplumsal olaylar, Freud’da bireyin yaşamına ilişkin olaylar (nevroz belirtileri ya da dil sürçmeleri) ve metinler (düşler ya da sanat yapıtları) bunların hepsi yorumlanacak şeyler olarak ele alınıyor. Örneğin Kafka’nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle talanına uğramıştır. Kafka’da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka’nın, babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka’nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de ‘Şato’daki K.’yı cennete girmeye çalışan biri, ‘Dava’daki Joseph K.’yıysa Tanrı’nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler... ’
Yorumlardan hangisinin Kafka’nın metinlerini daha iyi açıkladığını söylemek zor. Çünkü Kafka’nın kendisi de bir çözüme ulaşmamış, gördüğü karabasandan uyanmamıştır. ’Kafka’nın gerçeği, gerçeği görmeyen, düş gören bir insanın gerçeğidir.’ Benjamin’in sözleriyle, Kafka’nın eseri sanki ayrı bir yerde, kendiliğinden oluşmuştur, Kafka’nın kendisi de eserinden ayrı bir yerdedir ki bu, eserlerini bütün ilişkilerden, yazarından bile koparır. Öyleyse Kafka sorununun üstesinden gelebilmek için tutulacak yol ne olabilir? ’En doğrusu, şu soruyu sormalı: ne yapmıştı Kafka? ’
Nedir Kafkaesk?
Bu sorunun yanıtına yaklaşabilmek için önce hikaye ve romanlarıyla başlamak, yani Kafkaesk dünyaya adım atmak gerekir.
Önce çok kısa özetleriyle başlayalım: ’Yargı’ düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın; ’Değişim’, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesidir. ’Kayıp / Amerika’nın kahramanı 16 yaşındaki genç Karl Rossmann, hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçesiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. ’Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Joseph K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. ’Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür. ’Bir Akademiye Rapor’ yavaş yavaş insana dönüşen bir maymunun ağzından aktarılır. ’Şato’da K. adlı adam arazi ölçüm işleri için çağrıldığı şatonun sahibine ulaşmak çabasıyla geçirir günlerini...
İşte Kafkaesk’i oluşturan hikaye ve romanlar bunlar... Peki nedir Kafkaesk?
Milan Kundera, ’Roman Sanatı’ adlı kitabında dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk’in ilk niteliği şu: ’[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar’. İkincisi; ’[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir’. Üçüncüsü; ’Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar’. Ve dördüncüsü; ’Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır’.
Kafka’nın hikaye ve romanlarını incelemek için iyi bir izlek sunmuş Kundera. Gerçekten de ’Değişim’, ’Amerika’, ’Dava’ ve ’Şato’da karşımıza çıkan kahramanlar hep aynı labirentlerle, aynı anlam yitimleri, anlamsız suçlamalar ve cezalarla karşılaşırlar. Kafka’nın Türkiye’de popülerlik kazanmış metinlerinde ’Değişim’, ’Dava’ ve ’Şato’da kolaylıkla izlenen bu özellikleri, bugünlerde iki farklı yayınevi tarafından basılan ve daha az bilinen ’Amerika/Kayıp’ romanı üzerinden incelemekte fayda var.
’Kayıp’(Amerika) romanı şu cümlelerle açılır: ’Hizmetçi bir kız tarafından baştan çıkarılıp kendisinden bir çocuk peydahladığı için yoksul ailesi tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Rossmann, hızını kesmiş gemiyle New York limanına girdiği bir sırada, uzun süredir izlediği Özgürlük Anıtı’nı aniden güçlenen bir güneş ışığı altında gördü. Anıtın kılıcı tutan kolu daha bir yükselir gibi oldu şimdi; bedeninin çevresinde ise rüzgarlar özgürce esiyordu.’
İlk bakışta hiçbir alaycılık taşımayan bu ifadeler Kafka’nın ironik anlatımının karakteristiğidir. Çünkü, ilerleyen sayfalarda Karl’ın bedeninin çevresinde özgürce esen rüzgarlarla Karl’ın Amerika’da sürdürdüğü boyun eğmiş, bağımlı hayat tam bir zıtlık yaratacaktır. Elbette yazar da bu zıtlığı bilmektedir, ama yergisinin kılıcını keskinleştirmek için bilmezden gelmiştir. Yaşanan olaylar kendi içlerinde öylesine mantıklıdır ki; bu mantık içinde tüm dünyayı hem komik hem anlamsız hem de acımasız kılarlar. Hikayeyi üçüncü tekil şahsın ağzından anlatan Kafka, olayları, durumları, kişileri ve diyalogları sanki kendi sözü yokmuşçasına aradan çekilerek dillendirir. Öyle ki Karl Rossmann’ın karşılaştığı olaylar aslında onun algı ve yorumlarını sürekli dışlayacak, genç adamın saçma sapan, önemsiz durumlar karşısında takındığı ciddi tavır bir durum komedisine dönüşecektir.
Yeni ayak bastığı New York’ta tesadüfen karşısına çıkan senatör dayısı sayesinde bir anda talih kuşu konmuştur Karl’ın başına. Yüzlerce odalı saray yavrularında, parıltılı eşyalar arasında, zenginliğin alemet-i farikası sayılan aktivitelerle geçen günler çok çabuk tükenecek, dayısı tarafından nedensizce suçlanan Karl, bir anda kendisini Amerika’ya özgü dipsiz yoksulluk içerisinde bulacaktır.
Kafka’nın absürd/saçma mizah anlayışı Karl Rossmann kimliğiyle bürünür ete kemiğe. Diğer romanlarında olduğu gibi, Karl da zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük ve çaresizlikle malüldür. Ama o bu malüllükten etkilenmez. Tıpkı Dublin sokaklarında bir ileri bir geri dolanan ’Ulysses’in kahramanı Bloom gibi o da yeni bir sanat öğrenmektedir: Görmek ve görmemek.
Karl görür ve gözler, ama merceğine takılanlarla duygu ve düşünceleri arasına bir sınır çekmiştir. Her şeyi fark eder, ancak hiçbir şeye yoğunlaşmaz, hiçbir şeyden kırılmaz, hiçbir şeyi kötüye yormaz. Öyle ki zenginlikten yoksulluğa savruluşu bile büyük bir etki yaratmayacaktır üzerinde. Düştüğü en zor, en acımasız koşullarda kendi yolunu bulmasını, dış dünyayla iç dünyası arasına bir mesafe koymasını, durumdan ‘yararlı’ dersler almasını bilir; ’Kafka metinlerindeki tutunamayan tip, sırf tutunamadığı için güçlü kalmış gibidir.’ Bu, büyük kentlerin ve kalabalıkların, dış dünyanın etkilerinden kaçmanın yegane yoludur; bir eksiklik veya yokluk olmaktan çok, kişinin kendisini korumasını sağlayan etkin bir araçtır .
Karl’ın Amerika’sı, Kafka’nın Amerika’sıdır. Kahramanının kendisini korumayı becerdiği metropol kalabalığı, Kafka’nın kabusudur. Karıncalar imparatorluğunu hatırlatan New York şehri ’dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirmesiyle’ Kafka’yı yıldırmıştır. Romanın pek çok bölümünde görmediği ama tahayyül ettiği metropolden manzaraları aktarır. Bir alıntıyla örnekleyelim:
’Karl’ın memleketinde böyle bir yerden bütün manzara ayaklar altında olabilecekken, buradan görüne görüne adeta tepeleri budanmış iki sıra halindeki binaların arasından dümdüz, bu nedenle de kaçarcasına, yoğun sisler içinde bir katedralin müthiş siluetinin yükseldiği uzaklara doğru uzanan bir yol görülebiliyordu. Sabah olduğu kadar akşam ve de gece görünen düşlerde yoğun bir trafik akıyordu bu yoldan; yukarıdan bakıldığında, sanki sil baştan, çarpılmış insan yüzleriyle her türden araba çatısından bir karışım oluşuyor ve bundan da, gürültü, toz ve kokularından, kat kat çoğalan vahşi, yeni bir karışım yükseliyor, bunların tümüne de, nesne kalabalıklarından durmadan saçılan, alıp taşınan ve yeniden yeniden getirilen güçlü bir ışık egemen olup nüfuz ediyordu; bu, büyülenmiş gözlere öyle bedensel bir şeymiş gibi görünüyordu ki, sanki sokağın üstünde her şeyi kaplayan bir camın her seferinde yeniden, olanca gücüyle parçalanacağı izlenimi veriyordu.’
Kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşeti kadar aile kurumunun toplumsal iktidarın yapıtaşı olduğunu da fark etmişti Kafka: 1912 yılında yazdığı ’Yargı’ ve ’Değişim’ hikayeleri gibi ’Amerika’ romanında da birey- toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Bu noktada yazarın kendi tarihine, babasının baskıcı kişiliğine ve mutsuz ailesine birebir karşılık gelecek motifler bulunabilir. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya, yazarın biyografisine indirgenemez. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.
’Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o. Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.
22 Aralık 2009 Salı
Franz Kafka: ‘ Bir Şeyden Yoksun... ’ Bir Yüzyılın Alınyazısı
Hayatını, birbiri ardına geçen gün doğumlarını gün batımlarına ekleye ekleye adeta bir mecburiyetmiş gibi yaşayan bir insan için, dünya kesinlikle tahammül edilemez bir yer olur. Böylesi bir dünyada böylesine mecbur edilmiş bir yaşamı sürdürebilmek ise hiç kuşkusuz hem dünyayı hem de yaşamı kişisel bir mesele haline getirir ve insan varlığı er yada geç gitmekle kalmak arasında salınan bir inadın cenderesine sıkışıp kalır…
Bununla beraber dünyasıyla mecburiyetinin o gayrimeşru beraberliğinden doğurduğu inadı ne kadar güçlü olursa olsun fazlaca bir işe yaramaz ve insan ne anasına ne de babasına hayrı dokunmayan yabanıl bir evlat gibi büyüyen bu inatla, başından sonuna kadar gitmek zorunda olduğu hayat çizgisi üzerinde öyle bir noktaya gelir ki, anlamla anlamsızlığın birbirine değdiği bu noktada ise bir anda bütün geriye dönüş umutları tek tek silinir ve kanarlarına çarpıla çarpıla yaşanan dünyanın karanlık odalarında yönünü şaşırmış, çaresiz ve sessiz bir çığlık yankılanır…
‘…Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, böyle yapmakta özgürsün ve senin doğana kalmıştır bu, ama kaçınabileceğin bir acı var ise, işte buda belki bu uzak tutuştur…’
Aslında ulaşılmak istendiği kadar da ulaşılmaması gerekene doğru güçsüz adımlarla yola çıkan bir insanın çığlığıdır bu…
Oysa yolculuk başlamış, geri dönüşü olmayan o meşum noktaya kadar gelinmiş ve gereklilik çemberi tamamlanmıştır.
Öyle doğduğu yada öyle olduğundan olsa gerek, bu insan için artık ne kadar yuvarlatılırsa yuvarlatılsın tamamen kişisel ve köşeli bir dünya söz konusudur.
Kendi ‘Yargı’sını kendisi yapan ama ‘Dava’sını başkalarının yürüttüğü bu adam için bu köşeli dünyanın öteki adı ise ‘Çöl’ dür artık ve kırk yıldır kıvrana kıvrana yaşanan ve gidilemeyesi ‘Kenan’ a varmak için terk edilmesi gereken son topraktır belki de…
Sorun ise sadece ‘Çöl’de yada dile düşen bu çöle içkin acı da değil, dışarıda da bir ‘Kenan’ın olmayışındadır…
Kenarları aşı(n/l)arak dışına çıkılan bu çöl’ün öte tarafında da kala kala sadece bir çöl anlatısı kalmıştır, ki; belki de asıl ‘Kenan’ şeytana hizmetin bedeli olarak, zoraki yaşamdan çalınıp ateşler içinde dile gelen bu yazınsal uğraşın ta kendisidir…
I
İnsan yaşamının ve doğal olanın sanat yapıtının kurgusal gerçeğine dönüştüğü karmaşık anlatısında insana, en ince ayrıntısına kadar ışıklandırılmış fakat içinde yer aldıkları bağlamı karanlıkta bırakan bir dizi resim sunar Kafka.
Sanki de yaşadığı dünya ile kurgusal evreni arasında bir köprü kurmak istemiş gibidir. Bu yüzden de yapıtını ne sadece bir roman, ne sadece bir destan nede eğretilemelerle dolu soyut bir çabanın ürünü olarak değerlendirmek pek kolay değildir.
Herkesin nasıl olupta hissedemediği bir gerçeği görmüş, bunu açık etmek için de ‘…çünkü sana yoksunu olduğun şeyi değil, bir şeyin yoksunu olduğunu göstermek istiyorum…’ diyerek kendine ve yazma eylemine özgün ve tehlikeli bir ihbarcılık kazandırmıştır.
Bunun içinde yaşamaya mecbur edildiği dünyaya benzeyen bir başka dünya yaratmış ve miadının ne zaman dolacağı kestirilemeyen bir zamanın başlıca özelliği durumundaki metafizik duyganlığın tüm inceliklerini de bu dünyaya doldurmuştur.
Kafka’nın gizlendiği gerçek ve tahammülü zor dünyanın cana batan coğrafyasındaki çok sayıda görüntüden oluşturduğu bu kurgusal dünya ise gözlemlenebilir gerçeklikten – asla arkaik yada sonrasız olmayan ama en ileri ölçüde de modern ve anımsanabilir- bir gerçeklikten kaynaklanan sahih bir şiir gibidir…
II
İnsanın elinden kayıp giden ve başına buyruk devinimlerle değişen nesnelerin dünyasıdır Kafka’nın dünyası. Ve bu dünya üzerinde Kafka için belirleyici olan, yoğun görüntü ile özenle betimlenmiş arıntıdan oluşma bir bütün yada insana yazının hışırtılarını algılatan, yoğunlaştırılmış bir düzyazının benzeştiği nesnel ve sezgisel gerçekliğin dolayımsız bir algılanışı, nesneleşen gerçeğin cansız bir araca dönüşmesi ve her iki dünyada da olup biten herşeyin nesne kalıbında donup katılaşmasının açık seçikliğidir.
Adsız ve basamaklı bir dünyadır Kafka’nın dünyası. Ne anlamsız nede saçmadır, yapıtında anlamsız ve saçma olan ise insanın böylesi bir dünyada benliğini yitirerek ‘şey’ kişiliksiz ve garip bir ‘şey’ haline gelmesidir. Birey sonu belirsiz bir savaşımda yenik düşmüş, içinde tikel ve genel bir sorunun acıyla yer aldığı bir toplumu göğüslemiş ve beyhude yere bu toplum içerisinde kendisine bir yer bulup, onu anlamlı bütünlüğü içerisinde yakalamaya çalışmıştır.
Anlamsızlığın Kafka’nın dünyasındaki yeri anlaşılamazlıkla belirlenmiştir
Bu anlaşılamazlıktır ki, ‘Amerika’ dan ‘Dava’ya kadar bütün yapıtının ve asıl derinliği barındıran hikayelerinin anlamıdır aynı zamanda…
III
Kafka’dan önce çoğunlukla bütün boyutlarıyla insan yaşamı, gündelik hayat ve bu hayatla bağlantılı kişiler, kurumlar ve ilişkiler insanın insanla ve toplumla arasında çıkan çatışmaların baş gösterdiği birer olgu olarak ele alınmalarına rağmen Kafka’da bu kişi, toplum ve kurumlar kendi içkinliklerine uygun birer mekanizma gibidir…
Bu mekanizma içerisinde süregelen kalıp davranışlar, kurallar ve yasalarda koyu bir bilinemezliğin gizleriyle sarılıdır. Bilinmeyenin arayışına dönük bir çabanın serimlendiği Kafka’nın bütün eserlerinde kahramanlarının gerçekliği de bu yüzden tartışmalıdır. Kahramanlarını yaşamsal gerçeklik içerisinde adeta ezim ezim ezildikleri halde hiçbir şey anlamadıkları koskoca bir dünya da karakterize eden Kafka bazen de onları gülünç hallere sokarak hem insanlar karşısındaki sorumluluğunu hem de metafizik sorumluluğunu derinden duyan, yaşadığı dünyaya karşı kayıtsız kalmakla kendini kabahatli hale getiren bir doğuştan suçlu ruh’un – büyük ölçüde de kendi ruhunun – savaşını anlatmaktadır.
Kuralları baştan belirlenmiş bir dünya ve yaşam karşısında dondurucu bir ürperişle gerçekleşen bu savaş onun bu katılaşmış dünyanın kasvetli koridorlarında belli belirsiz dolaştırdığı ironik tavrıyla şekillenen ve konuya bağlı olamayan bir neşeyi de içerir.
Daha çok kullandığı kelimelerin apaçık ve pırıl pırıl pırıldamasından kaynaklanan bu neşe de çoğunlukla üzgün ve istihza dolu bir gülümsemeye benzer.
Max Brod’un üzgün bir kalple neşeli bir zihne sahip olduğunu söylediği Kafka bütün bu halleriyle de sanki de iyilik, merhamet, şefkat gibi duyguları acı bir alayla çarpıştırarak biraz da ‘Pascal’lık yapar
İnsanı buruk bir gülümsemenin karanlık ve dönüşü yok labirentlerine götüren bu ironi onun acıklı ile gülünç olanı ustaca birleştirebilen bir başka yönünü de ortaya koyar böylelikle. Yinede onun bu yönü, Deleuze-Guattari’nin şizoanalizi edebiyata uyguladıkları çalışmalarında söyledikleri gibi Kafka’yı epey politik ve bir o kadar da neşeli bir yazar olarak tanımlamaya yetmez. Aksine onun neşesi ‘sosyal makina’nın tekerlerini ve frenlerini kabaca tamir edip, onu aşırı derecede yükleyen bir deneycinin neşesinden çok tekerleri belirsiz bir yöne döndürülmüş ve onun istenci dışında hareket ettirildikten sonra sonra da aniden frenlenmiş bir ‘sosyal makina’ karşısında yüce bir üslup sahibinin dile getirdiği türden bir neşedir.Karanlık ve buz gibi bir neşe…
IV
Vücutları şanlı şerefli ölümlerle ortadan kaldırılsa da, ruhları zafere erişen tragedya kahramanlarının aksine Kafka’nın kahramanları ne vücutlarını nede ruhlarını huzura kavuşturamazlar hiçbir zaman. Hepsi zavallı bir görünüme sahip olan bu alelade insanlar alınyazılarının korkutucu ve şaşırtıcı başkalığı ve ifrat derecesindeki uysallıklarıyla da her nasıl olursa bayağılıktan kurtulabilirler.
Sanki de acıklı ve bilinmeyen bir evrende yaşayan bu başka adamlar tıpkı Bataille’in söylediği gibi ‘yenilen fakat bu yenilgileriyle anlam kazanan’ bir kader le önlerine çıkan bütün bir dünya da alınlarını vura vura yerleşmeye ve anlamsızlaşan bu dünya içerisinde bir uçuş hattı, bir kaçış çizgisi yada bir sızıntı noktası bulmak için en düşük dayanıklılık çizgisinde dururlar…
Prensleri sahneye koyan tragedyada her şey en büyük kötülük hatta ölüm bile soylu iken, Kafka’da böyle bir soyluluğa rastlanmaz. Onun asıl yaptığı bayağı insanların yaşamak, göğüslemek ve yerleşmek zorunda kaldıkları bir dünya da, görülmeye, ilgilenmeye, düşünmeye değer bulunmayan yaşamsal katmanların ve bu katmanların derinliklerinde kımıldayan insanlığın genel halinin zeka açısından gülünç kalp açısından da acıklı taraflarını göstermektir…
V
‘Yazın uğraşı üstünde yoğunlaşmak için en uygun zaman, bencil ve hesapçı ilkenin aşırı güçlendiği zamandır. Çünkü böyle zamanlarda dış yaşamın nesnelerinde bir yığılma gerçekleşir ve bu yığılma, nesneleri insanın doğal yasaların egemenliği altına alabilme yeteneğini aşar.’ Diyor E.Fischer.
Kafka işte tam da böyle bir durumu, nesnelerin insana hayret veren gücünü, insan varlığının nesneleşmiş, yabancılaşmış bir dış dünya ve kendi derinlikleri içine sürülmüş bir ego biçiminde iki parçaya ayrılışını korku ve dehşet içinde yaşadı.
‘Dış saat ile iç saat birbirini tutmuyor’ der Kafka. ‘Dıştaki saat duraklamalarla kendi alışılmış yörüngesinde ilerliyor, iki farklı dünyanın birbirinden ayrılmasından başka ne olabilir ki, ve bunlar ayrılıyor yada birbirinde korkunç bir biçimde kopuyor…’
Yaşadığı hayatın ona sunduğu her şeye karşı yoğun bir memnuniyetsizlik besleyen, henüz memnunken bile memnun olmamayı dileyen ve zamanın ve geleceğin ulaşabileceği bütün olanaklarına başvurarak kendini büyük bir umutsuzluğun kucağına sürükleyen Kafka’nın yapıtı, birbirinden kopan bu iki dünyayı birbirinin önüne açarak gösterebilme çabasıyla da her iki dünya için tam kopma noktasında koparılan bir çığlık gibidir…
Daha 1910 yılında bir dehşetli gözlemden; ‘…gezegenlere doğrultulan teleskopları andıran bir gözlemden…’ söz eder Kafka. İnsanın kendisine yönelttiği böyle bir gözlem karşısında ise ego kendisini hemen hiç bulamaz, ancak kaybeder.
İşte Kafka’nın ‘Şato’dan ‘Dava’ya, ‘Amerika’dan ‘Değişim’e kadar ‘Şeytan’a Hizmet’ olarak değerlendirdiği yazınsal serüveninin özü, bu yitirilişin sonucunda bir alınyazısı olarak insana sunulan dünyayı ve bu dünyayı insanın elinden alarak ona yabancılaştıran bütün olguları anlama ve açıklama çabasıdır…
Fakat yinede bu çaba onun küçük adamının alabildiğine acımasız ve anlamsız bir dünyanın tam ortasında gerçekleştirdiği bir çabadır…
Bu yüzden de onun eseri, Pascal’ın ‘…Bu sonsuz uzayların sesizliği beni dehşete düşürüyor…’ sözüne tamda uygun düşer. ‘İnsan’ der Pascal ‘…kendi mertebesi neresidir, bilmez. Besbelli ki yolunu şaşırmıştır. Düştüğü yeri karanlıklar içerisinde arar durur, ama nafile arar, bulamaz…’
Evet nafile bir arayışın zavallı kahramanları ve onların alınyazısıdır sanki de Kafka’nın yapıtı.
Yoksa Garaudy’nin söylediği gibi, onda İsrail’in son peygamberini arayan dinbilimcilerden, onu kemirici bir karamsarlık içinde yıkılmaya yüz tutmuş bir küçük burjuva ve az çok bir asi olarak gören Marksistlere, Sisyphe’nin akıl almaz çabasına yakın gören varoluşçulardan, Heideger’den apartma bunaltılı varsayımlara, çağdaş Oedipus’ a benzetenlere ve hatta onda bir ince hastalık’ın etkilerini arayan doktorlara kadar çeşitlenen bir yorum bolluğunun indirgemeci yaklaşımlarıyla anlamak mümkün değildir Kafka’yı…
Çünkü bir ölçüde bütün bunları da içermekle beraber, yeryüzünün ve gökyüzünün içinde tek bir dünyayı oluşturduğu özgün bir yaşamın imgesidir Kafka’nın yapıtı.
Belki de bütün sınırları zorlayarak kurduğu bu imgesel bütünle, değiştirilmiş ve dönüştürülmüş dilinin farkına varan bir garip ‘Babil Adamı’dır Kafka…
Ve onun eseri de bir bakıma, kendi alnına yazdığı 20.yüzyılın alınyazısı gibidir…
Kaynakça
•K.Wagenbach/Özyaşamöyküsü/ K.Şipal / Cem Yay.
•R. Garaudy /Picasso,S.J.Perse,Kafka/M.H.Doğan/ Payel Yay.
•M.Kundera/Roman Sanatı/ A.Bora/Can Yay.
•E.Fischer/Kafka/ A.Cemal/Kavram Yay.
•Deleuze/Guattari/Minör Bir Edebiyat/Ö.Uçkan,I.Ergüden/YKY
•M.Brod/Kafka’da İnanç…/K.Şipal/ Cem Yay.
•G.Janouch/Kafka ile Konuşmalar/K.Şipal/Cem Yay.
•M.Sperber/Parçalanmış Gerçeklik/ A.Cemal/ Can Yay.
•J.L.Borges/Kafka / Akbaba/K.Şipal, A.K.Bayram Dost Kitabevi
•A.Manguel/Okumanın Tarihi/ F.Elioğlu/YKY
•D.Pearce/Kafka ve Dante/ E.Gürol/Cep Dergi(5)Varlık
•M.Blanchot/Yazınsal Uzam / S.Ü.Kasar/YKY
•E.Canetti/Öbür Dava/K.Şipal/Cem Yay.
•H.Hesse/Kafka: Yalnız Bir…/A.Cemal/ Kitaplık (9) YKY
•B.Schultz/Kafkanın Davasına… /E. Özdoğan/Kitaplık (53) YKY
•F.Kafka/Mavi Oktav Defterleri/O.Çakmakçı/Bordo-Siyah
•F.Kafka/Aforizmalar/O.Çakmakçı /Bordo-Siyah
Bununla beraber dünyasıyla mecburiyetinin o gayrimeşru beraberliğinden doğurduğu inadı ne kadar güçlü olursa olsun fazlaca bir işe yaramaz ve insan ne anasına ne de babasına hayrı dokunmayan yabanıl bir evlat gibi büyüyen bu inatla, başından sonuna kadar gitmek zorunda olduğu hayat çizgisi üzerinde öyle bir noktaya gelir ki, anlamla anlamsızlığın birbirine değdiği bu noktada ise bir anda bütün geriye dönüş umutları tek tek silinir ve kanarlarına çarpıla çarpıla yaşanan dünyanın karanlık odalarında yönünü şaşırmış, çaresiz ve sessiz bir çığlık yankılanır…
‘…Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, böyle yapmakta özgürsün ve senin doğana kalmıştır bu, ama kaçınabileceğin bir acı var ise, işte buda belki bu uzak tutuştur…’
Aslında ulaşılmak istendiği kadar da ulaşılmaması gerekene doğru güçsüz adımlarla yola çıkan bir insanın çığlığıdır bu…
Oysa yolculuk başlamış, geri dönüşü olmayan o meşum noktaya kadar gelinmiş ve gereklilik çemberi tamamlanmıştır.
Öyle doğduğu yada öyle olduğundan olsa gerek, bu insan için artık ne kadar yuvarlatılırsa yuvarlatılsın tamamen kişisel ve köşeli bir dünya söz konusudur.
Kendi ‘Yargı’sını kendisi yapan ama ‘Dava’sını başkalarının yürüttüğü bu adam için bu köşeli dünyanın öteki adı ise ‘Çöl’ dür artık ve kırk yıldır kıvrana kıvrana yaşanan ve gidilemeyesi ‘Kenan’ a varmak için terk edilmesi gereken son topraktır belki de…
Sorun ise sadece ‘Çöl’de yada dile düşen bu çöle içkin acı da değil, dışarıda da bir ‘Kenan’ın olmayışındadır…
Kenarları aşı(n/l)arak dışına çıkılan bu çöl’ün öte tarafında da kala kala sadece bir çöl anlatısı kalmıştır, ki; belki de asıl ‘Kenan’ şeytana hizmetin bedeli olarak, zoraki yaşamdan çalınıp ateşler içinde dile gelen bu yazınsal uğraşın ta kendisidir…
I
İnsan yaşamının ve doğal olanın sanat yapıtının kurgusal gerçeğine dönüştüğü karmaşık anlatısında insana, en ince ayrıntısına kadar ışıklandırılmış fakat içinde yer aldıkları bağlamı karanlıkta bırakan bir dizi resim sunar Kafka.
Sanki de yaşadığı dünya ile kurgusal evreni arasında bir köprü kurmak istemiş gibidir. Bu yüzden de yapıtını ne sadece bir roman, ne sadece bir destan nede eğretilemelerle dolu soyut bir çabanın ürünü olarak değerlendirmek pek kolay değildir.
Herkesin nasıl olupta hissedemediği bir gerçeği görmüş, bunu açık etmek için de ‘…çünkü sana yoksunu olduğun şeyi değil, bir şeyin yoksunu olduğunu göstermek istiyorum…’ diyerek kendine ve yazma eylemine özgün ve tehlikeli bir ihbarcılık kazandırmıştır.
Bunun içinde yaşamaya mecbur edildiği dünyaya benzeyen bir başka dünya yaratmış ve miadının ne zaman dolacağı kestirilemeyen bir zamanın başlıca özelliği durumundaki metafizik duyganlığın tüm inceliklerini de bu dünyaya doldurmuştur.
Kafka’nın gizlendiği gerçek ve tahammülü zor dünyanın cana batan coğrafyasındaki çok sayıda görüntüden oluşturduğu bu kurgusal dünya ise gözlemlenebilir gerçeklikten – asla arkaik yada sonrasız olmayan ama en ileri ölçüde de modern ve anımsanabilir- bir gerçeklikten kaynaklanan sahih bir şiir gibidir…
II
İnsanın elinden kayıp giden ve başına buyruk devinimlerle değişen nesnelerin dünyasıdır Kafka’nın dünyası. Ve bu dünya üzerinde Kafka için belirleyici olan, yoğun görüntü ile özenle betimlenmiş arıntıdan oluşma bir bütün yada insana yazının hışırtılarını algılatan, yoğunlaştırılmış bir düzyazının benzeştiği nesnel ve sezgisel gerçekliğin dolayımsız bir algılanışı, nesneleşen gerçeğin cansız bir araca dönüşmesi ve her iki dünyada da olup biten herşeyin nesne kalıbında donup katılaşmasının açık seçikliğidir.
Adsız ve basamaklı bir dünyadır Kafka’nın dünyası. Ne anlamsız nede saçmadır, yapıtında anlamsız ve saçma olan ise insanın böylesi bir dünyada benliğini yitirerek ‘şey’ kişiliksiz ve garip bir ‘şey’ haline gelmesidir. Birey sonu belirsiz bir savaşımda yenik düşmüş, içinde tikel ve genel bir sorunun acıyla yer aldığı bir toplumu göğüslemiş ve beyhude yere bu toplum içerisinde kendisine bir yer bulup, onu anlamlı bütünlüğü içerisinde yakalamaya çalışmıştır.
Anlamsızlığın Kafka’nın dünyasındaki yeri anlaşılamazlıkla belirlenmiştir
Bu anlaşılamazlıktır ki, ‘Amerika’ dan ‘Dava’ya kadar bütün yapıtının ve asıl derinliği barındıran hikayelerinin anlamıdır aynı zamanda…
III
Kafka’dan önce çoğunlukla bütün boyutlarıyla insan yaşamı, gündelik hayat ve bu hayatla bağlantılı kişiler, kurumlar ve ilişkiler insanın insanla ve toplumla arasında çıkan çatışmaların baş gösterdiği birer olgu olarak ele alınmalarına rağmen Kafka’da bu kişi, toplum ve kurumlar kendi içkinliklerine uygun birer mekanizma gibidir…
Bu mekanizma içerisinde süregelen kalıp davranışlar, kurallar ve yasalarda koyu bir bilinemezliğin gizleriyle sarılıdır. Bilinmeyenin arayışına dönük bir çabanın serimlendiği Kafka’nın bütün eserlerinde kahramanlarının gerçekliği de bu yüzden tartışmalıdır. Kahramanlarını yaşamsal gerçeklik içerisinde adeta ezim ezim ezildikleri halde hiçbir şey anlamadıkları koskoca bir dünya da karakterize eden Kafka bazen de onları gülünç hallere sokarak hem insanlar karşısındaki sorumluluğunu hem de metafizik sorumluluğunu derinden duyan, yaşadığı dünyaya karşı kayıtsız kalmakla kendini kabahatli hale getiren bir doğuştan suçlu ruh’un – büyük ölçüde de kendi ruhunun – savaşını anlatmaktadır.
Kuralları baştan belirlenmiş bir dünya ve yaşam karşısında dondurucu bir ürperişle gerçekleşen bu savaş onun bu katılaşmış dünyanın kasvetli koridorlarında belli belirsiz dolaştırdığı ironik tavrıyla şekillenen ve konuya bağlı olamayan bir neşeyi de içerir.
Daha çok kullandığı kelimelerin apaçık ve pırıl pırıl pırıldamasından kaynaklanan bu neşe de çoğunlukla üzgün ve istihza dolu bir gülümsemeye benzer.
Max Brod’un üzgün bir kalple neşeli bir zihne sahip olduğunu söylediği Kafka bütün bu halleriyle de sanki de iyilik, merhamet, şefkat gibi duyguları acı bir alayla çarpıştırarak biraz da ‘Pascal’lık yapar
İnsanı buruk bir gülümsemenin karanlık ve dönüşü yok labirentlerine götüren bu ironi onun acıklı ile gülünç olanı ustaca birleştirebilen bir başka yönünü de ortaya koyar böylelikle. Yinede onun bu yönü, Deleuze-Guattari’nin şizoanalizi edebiyata uyguladıkları çalışmalarında söyledikleri gibi Kafka’yı epey politik ve bir o kadar da neşeli bir yazar olarak tanımlamaya yetmez. Aksine onun neşesi ‘sosyal makina’nın tekerlerini ve frenlerini kabaca tamir edip, onu aşırı derecede yükleyen bir deneycinin neşesinden çok tekerleri belirsiz bir yöne döndürülmüş ve onun istenci dışında hareket ettirildikten sonra sonra da aniden frenlenmiş bir ‘sosyal makina’ karşısında yüce bir üslup sahibinin dile getirdiği türden bir neşedir.Karanlık ve buz gibi bir neşe…
IV
Vücutları şanlı şerefli ölümlerle ortadan kaldırılsa da, ruhları zafere erişen tragedya kahramanlarının aksine Kafka’nın kahramanları ne vücutlarını nede ruhlarını huzura kavuşturamazlar hiçbir zaman. Hepsi zavallı bir görünüme sahip olan bu alelade insanlar alınyazılarının korkutucu ve şaşırtıcı başkalığı ve ifrat derecesindeki uysallıklarıyla da her nasıl olursa bayağılıktan kurtulabilirler.
Sanki de acıklı ve bilinmeyen bir evrende yaşayan bu başka adamlar tıpkı Bataille’in söylediği gibi ‘yenilen fakat bu yenilgileriyle anlam kazanan’ bir kader le önlerine çıkan bütün bir dünya da alınlarını vura vura yerleşmeye ve anlamsızlaşan bu dünya içerisinde bir uçuş hattı, bir kaçış çizgisi yada bir sızıntı noktası bulmak için en düşük dayanıklılık çizgisinde dururlar…
Prensleri sahneye koyan tragedyada her şey en büyük kötülük hatta ölüm bile soylu iken, Kafka’da böyle bir soyluluğa rastlanmaz. Onun asıl yaptığı bayağı insanların yaşamak, göğüslemek ve yerleşmek zorunda kaldıkları bir dünya da, görülmeye, ilgilenmeye, düşünmeye değer bulunmayan yaşamsal katmanların ve bu katmanların derinliklerinde kımıldayan insanlığın genel halinin zeka açısından gülünç kalp açısından da acıklı taraflarını göstermektir…
V
‘Yazın uğraşı üstünde yoğunlaşmak için en uygun zaman, bencil ve hesapçı ilkenin aşırı güçlendiği zamandır. Çünkü böyle zamanlarda dış yaşamın nesnelerinde bir yığılma gerçekleşir ve bu yığılma, nesneleri insanın doğal yasaların egemenliği altına alabilme yeteneğini aşar.’ Diyor E.Fischer.
Kafka işte tam da böyle bir durumu, nesnelerin insana hayret veren gücünü, insan varlığının nesneleşmiş, yabancılaşmış bir dış dünya ve kendi derinlikleri içine sürülmüş bir ego biçiminde iki parçaya ayrılışını korku ve dehşet içinde yaşadı.
‘Dış saat ile iç saat birbirini tutmuyor’ der Kafka. ‘Dıştaki saat duraklamalarla kendi alışılmış yörüngesinde ilerliyor, iki farklı dünyanın birbirinden ayrılmasından başka ne olabilir ki, ve bunlar ayrılıyor yada birbirinde korkunç bir biçimde kopuyor…’
Yaşadığı hayatın ona sunduğu her şeye karşı yoğun bir memnuniyetsizlik besleyen, henüz memnunken bile memnun olmamayı dileyen ve zamanın ve geleceğin ulaşabileceği bütün olanaklarına başvurarak kendini büyük bir umutsuzluğun kucağına sürükleyen Kafka’nın yapıtı, birbirinden kopan bu iki dünyayı birbirinin önüne açarak gösterebilme çabasıyla da her iki dünya için tam kopma noktasında koparılan bir çığlık gibidir…
Daha 1910 yılında bir dehşetli gözlemden; ‘…gezegenlere doğrultulan teleskopları andıran bir gözlemden…’ söz eder Kafka. İnsanın kendisine yönelttiği böyle bir gözlem karşısında ise ego kendisini hemen hiç bulamaz, ancak kaybeder.
İşte Kafka’nın ‘Şato’dan ‘Dava’ya, ‘Amerika’dan ‘Değişim’e kadar ‘Şeytan’a Hizmet’ olarak değerlendirdiği yazınsal serüveninin özü, bu yitirilişin sonucunda bir alınyazısı olarak insana sunulan dünyayı ve bu dünyayı insanın elinden alarak ona yabancılaştıran bütün olguları anlama ve açıklama çabasıdır…
Fakat yinede bu çaba onun küçük adamının alabildiğine acımasız ve anlamsız bir dünyanın tam ortasında gerçekleştirdiği bir çabadır…
Bu yüzden de onun eseri, Pascal’ın ‘…Bu sonsuz uzayların sesizliği beni dehşete düşürüyor…’ sözüne tamda uygun düşer. ‘İnsan’ der Pascal ‘…kendi mertebesi neresidir, bilmez. Besbelli ki yolunu şaşırmıştır. Düştüğü yeri karanlıklar içerisinde arar durur, ama nafile arar, bulamaz…’
Evet nafile bir arayışın zavallı kahramanları ve onların alınyazısıdır sanki de Kafka’nın yapıtı.
Yoksa Garaudy’nin söylediği gibi, onda İsrail’in son peygamberini arayan dinbilimcilerden, onu kemirici bir karamsarlık içinde yıkılmaya yüz tutmuş bir küçük burjuva ve az çok bir asi olarak gören Marksistlere, Sisyphe’nin akıl almaz çabasına yakın gören varoluşçulardan, Heideger’den apartma bunaltılı varsayımlara, çağdaş Oedipus’ a benzetenlere ve hatta onda bir ince hastalık’ın etkilerini arayan doktorlara kadar çeşitlenen bir yorum bolluğunun indirgemeci yaklaşımlarıyla anlamak mümkün değildir Kafka’yı…
Çünkü bir ölçüde bütün bunları da içermekle beraber, yeryüzünün ve gökyüzünün içinde tek bir dünyayı oluşturduğu özgün bir yaşamın imgesidir Kafka’nın yapıtı.
Belki de bütün sınırları zorlayarak kurduğu bu imgesel bütünle, değiştirilmiş ve dönüştürülmüş dilinin farkına varan bir garip ‘Babil Adamı’dır Kafka…
Ve onun eseri de bir bakıma, kendi alnına yazdığı 20.yüzyılın alınyazısı gibidir…
Kaynakça
•K.Wagenbach/Özyaşamöyküsü/ K.Şipal / Cem Yay.
•R. Garaudy /Picasso,S.J.Perse,Kafka/M.H.Doğan/ Payel Yay.
•M.Kundera/Roman Sanatı/ A.Bora/Can Yay.
•E.Fischer/Kafka/ A.Cemal/Kavram Yay.
•Deleuze/Guattari/Minör Bir Edebiyat/Ö.Uçkan,I.Ergüden/YKY
•M.Brod/Kafka’da İnanç…/K.Şipal/ Cem Yay.
•G.Janouch/Kafka ile Konuşmalar/K.Şipal/Cem Yay.
•M.Sperber/Parçalanmış Gerçeklik/ A.Cemal/ Can Yay.
•J.L.Borges/Kafka / Akbaba/K.Şipal, A.K.Bayram Dost Kitabevi
•A.Manguel/Okumanın Tarihi/ F.Elioğlu/YKY
•D.Pearce/Kafka ve Dante/ E.Gürol/Cep Dergi(5)Varlık
•M.Blanchot/Yazınsal Uzam / S.Ü.Kasar/YKY
•E.Canetti/Öbür Dava/K.Şipal/Cem Yay.
•H.Hesse/Kafka: Yalnız Bir…/A.Cemal/ Kitaplık (9) YKY
•B.Schultz/Kafkanın Davasına… /E. Özdoğan/Kitaplık (53) YKY
•F.Kafka/Mavi Oktav Defterleri/O.Çakmakçı/Bordo-Siyah
•F.Kafka/Aforizmalar/O.Çakmakçı /Bordo-Siyah
Günah, Istırap Ve Acı Çekmek Üzerine
1.
Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
3.
İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.
6.
İnsanoğlunun gelişiminin kesin sonuca ulaşacağı an, sürekli yinelenip durur. Devrimci düşünsel hareketlerin geçmiş bütün her şeyin geçersiz olduğunu ilan etmeleri bunun için doğrudur, henüz hiçbir şey olup bitmemiştir çünkü.
7.
Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.
8./9.
Pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim her şeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin kokusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyor ve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili -bir
onur mu bu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor.
20.
Leoparlar tapınağa saldırıp kutsanmış şarapları içiyorlar; bu sürekli yineleniyor; ve sonunda önceden kestirilebilir bir nitelik kazanıyor ve ayinin bir parçası geliyor.
23.
Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.
29.
Kötü'ye kapıları açmaya seni iten art niyetler senin değil Kötü'nündür.
33.
Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.
36.
Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inandığımı anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.
39b.
Sonsuzdur yol, ne kısaltacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."
42.
Tiksinti ve nefret dolu bir başı öne eğmek.
43.
Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.
44.
Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.
58.
İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda
değil.
73.
Kendi sofrasından düşen kırıntılar yiyor; bir süre için öbürlerinden daha tok hissediyor kendini, ama sofradan nasıl yenilir bunu unutuyor; ancak artık geride yenecek kırıntı da kalmıyor.
79.
Şehvani sevgi ilahi gözlerimizi kapar; kendi başına yapamaz bunu, ama bilmeden içinde ilahi aşktan bir parça taşıdığından yapabilir.
80.
Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.
Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
3.
İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.
6.
İnsanoğlunun gelişiminin kesin sonuca ulaşacağı an, sürekli yinelenip durur. Devrimci düşünsel hareketlerin geçmiş bütün her şeyin geçersiz olduğunu ilan etmeleri bunun için doğrudur, henüz hiçbir şey olup bitmemiştir çünkü.
7.
Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.
8./9.
Pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim her şeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin kokusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyor ve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili -bir
onur mu bu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor.
20.
Leoparlar tapınağa saldırıp kutsanmış şarapları içiyorlar; bu sürekli yineleniyor; ve sonunda önceden kestirilebilir bir nitelik kazanıyor ve ayinin bir parçası geliyor.
23.
Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.
29.
Kötü'ye kapıları açmaya seni iten art niyetler senin değil Kötü'nündür.
33.
Din fedaileri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceltirler onu; bu açıdan düşmanlarıyla aynı görüştedirler.
36.
Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inandığımı anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.
39b.
Sonsuzdur yol, ne kısaltacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."
42.
Tiksinti ve nefret dolu bir başı öne eğmek.
43.
Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.
44.
Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.
58.
İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda
değil.
73.
Kendi sofrasından düşen kırıntılar yiyor; bir süre için öbürlerinden daha tok hissediyor kendini, ama sofradan nasıl yenilir bunu unutuyor; ancak artık geride yenecek kırıntı da kalmıyor.
79.
Şehvani sevgi ilahi gözlerimizi kapar; kendi başına yapamaz bunu, ama bilmeden içinde ilahi aşktan bir parça taşıdığından yapabilir.
80.
Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.
Mavi Oktav Defterleri'nden...
İki elim aralarında kavgaya giriştiler. Okuduğum kitabı kapayıp araya girmesin diye bir yana ittiler. Sonra beni selamlayıp kavgalarına hakem tayin ettiler. Hiç zaman yitirmeksizin parmaklarını birbirlerine dolayıp masanın kenarında bir koşuşturmaca tutturdular, bir biri, bir diğeri öne geçerek masa boyunca birkaç kez gidip geldiler. Gözlerimi onlardan ayıramadım. Onlar benim ellerim olduğuna göre taraf tutmamalıydım, yanlış bir kararla başıma kim bilir ne belalar sarardım. Yani, görevim hiç kolay değildi, avuçlarımın arasındaki karanlık bölgede gözlerimden kaçmaması gereken hilelere başvuruyorlardı. Ben de çenemi masaya dayamış, gözümden tek bir şeyin kaçmaması için dikkat kesilmiştim.
O güne dek sol elime karşı kötü bir düşüncem olmamasına rağmen, hep sağ elimden yana olmuştum. Sol elim durumu yüzüme vurarak itiraz etseydi, bu kötüye kullanılabilir duruma derhal son verirdim. Fakat sol elimden en ufak bir sızıldanma dahi işitmedim. Örneğin sağ elim sokakta selam vermek için şapkamı kaldırırken sol elim kalçamda ürkekçe geziniyordu. Şu an sürmekte olan kavga için kötü bir hazırlık devresiydi bu. Sol elim, nasıl edeceksin de, sağ elimin yıllar içinde güçlenen baskısına dayanabileceksin? Gördüğüm şey bir kavga değil artık, bu düpedüz sol elimin idam fermanı. Şimdiden masanın sol köşesine sıkıştı sol elim. Sağ elim sürekli olarak üzerine binip duruyor. Eğer bu dehşet verici anda düşünme yeteneğimi yitirmiş olsam, o anda aklıma düşen fikri, bunların benim ellerim olduğunu, öyleyse onları bir çırpıda birbirlerinden uzaklaştırabileceğimi, acı dolu kavgalarına bir son verebileceğim fikrini uygulamaya koyulmazsam sol elim bileğimden kırılırdı, masadan aşağıya düşer kalırdı, yengisinden dolayı zafer sarhoşu olan sağ elim kendini tutamaz, beş başlı Kerbelos misali yüzüme saldırırdı.Ama şimdi birbirlerinin üzerinde , uysal yatıyorlar,sağ elim sol elimin sırtını sıvazlıyor;yansızlığını yitiren hakem, ben,bu davranışlarını başımı sallayarak onaylıyorum.
O güne dek sol elime karşı kötü bir düşüncem olmamasına rağmen, hep sağ elimden yana olmuştum. Sol elim durumu yüzüme vurarak itiraz etseydi, bu kötüye kullanılabilir duruma derhal son verirdim. Fakat sol elimden en ufak bir sızıldanma dahi işitmedim. Örneğin sağ elim sokakta selam vermek için şapkamı kaldırırken sol elim kalçamda ürkekçe geziniyordu. Şu an sürmekte olan kavga için kötü bir hazırlık devresiydi bu. Sol elim, nasıl edeceksin de, sağ elimin yıllar içinde güçlenen baskısına dayanabileceksin? Gördüğüm şey bir kavga değil artık, bu düpedüz sol elimin idam fermanı. Şimdiden masanın sol köşesine sıkıştı sol elim. Sağ elim sürekli olarak üzerine binip duruyor. Eğer bu dehşet verici anda düşünme yeteneğimi yitirmiş olsam, o anda aklıma düşen fikri, bunların benim ellerim olduğunu, öyleyse onları bir çırpıda birbirlerinden uzaklaştırabileceğimi, acı dolu kavgalarına bir son verebileceğim fikrini uygulamaya koyulmazsam sol elim bileğimden kırılırdı, masadan aşağıya düşer kalırdı, yengisinden dolayı zafer sarhoşu olan sağ elim kendini tutamaz, beş başlı Kerbelos misali yüzüme saldırırdı.Ama şimdi birbirlerinin üzerinde , uysal yatıyorlar,sağ elim sol elimin sırtını sıvazlıyor;yansızlığını yitiren hakem, ben,bu davranışlarını başımı sallayarak onaylıyorum.
21 Aralık 2009 Pazartesi
IKİ KAFKA HABERİ
Almanya ve İsrail arasında 'Kafka' çıkmazı
İsrail, 1988'de İngiltere'de yapılan bir açık arttırmada Franz Kafka'nın el yazılarını satın alan Almanya'dan eserleri istiyor.İsrail ve Alman makamları arasında Avusturyalı yazar Franz Kafka’ya ait bir el yazmasıyla ilgili olarak uzun yıllardan beri süren tartışmanın yeniden alevlendiği bildirildi.
Almanya’nın güneybatısındaki Marbach Alman Edebiyat Arşivinin yöneticileri, 20. yüzyılın ve modern Alman edebiyatının önde gelen yazarlarından Kafka’nın "Dava" adlı romanın özgün el yazmasını isteyen İsrail Ulusal Kütüphanesine olumsuz cevap verdi.
El yazmasının bulunduğu Marbach Arşivi Müdürü Ulrich Raulff, İsrailli yetkililerin isteğinin "hukuki, tarihi veya ahlaki dayanağı olmadığını" ifade etti.
Alman Die Zeit dergisi, bu el yazmasının edebi değeri kadar parasal değerinin de yüksek olduğunu yazdı. Ulrich Raulff AFP’ye yaptığı açıklamada, Kafka’nın el yazmalarının fiyatının çok arttığını ve üzerlerinde spekülasyon yapıldığını söyledi.
Kafka’nın, 1922 yılında arkadaşı Max Brod’a yazdığı 8 sayfalık mektup, geçen Kasım ayı sonunda İsviçre’nin Bale kentinde düzenlenen bir açık artırmada yaklaşık 82 bin 600 avroya satılmıştı.
Yahudi asıllı olan ve 1883 yılında Prag’da doğan Franz Kafka, 1924 yılındaki ölümünden kısa bir süre önce en yakın arkadaşlarından Yahudi asıllı Alman edebiyatçı Max Brod’a bir mektup göndererek, tüm el yazmalarının yakılmasını istemiş.
Ancak Kafka’nın bu isteğini yerine getirmeyen Brod, 1939 yılında Nazilerin baskısı üzerine gittiği İsrail’e Kafka’nın el yazmalarını da götürmüş ve aralarında "Dava" ile "Şato"nun da bulunduğu bazı önemli eserlerin ilk kez yayımlanmasını sağlamış.
Max Brod, 1968 yılında ölünce, "Dava"nın el yazması, diğer pek çok el yazması gibi sekreteri Esther Hoffe’ye miras olarak kalmış. Hoffe, aralarında "Dava"’nın da bulunduğu el yazmalarının bir bölümünü satmış. Hoffe’nin elden çıkardığı el yazmaları, 1988 yılında Londra’da Sotheby’s müzayede evi tarafından açık artırmayla yaklaşık 1,7 milyon avroya Marbach Arşivine satılmış.
Marbach Arşivi Müdürü Raulff, "El yazmalarının bize satıldığı dönemde hiç kimse bu satışı eleştirmedi" dedi. Mirasın öyküsü afka’nın hiçbir zaman İsrail topraklarına ayak basmadığını, "Dava"’nınel yazmasının da diğerleriyle birlikte Brod tarafından 1945 yılında Esther Hoffe’ye kalmasını vasiyet ettiğini belirten Raulff, "1956 yılından beri el yazmaları bir İsviçre bankasının kasasında muhafaza edilmiş" dedi.
Raulff, "Max Brod’un 1968 yılında vefatından sonra bir İsrail mahkemesi, 1974’te Brod’un el yazmalarını Hoffe’ye miras bıraktığını teyit etti" diye konuştu.
2007 yılında hayata veda eden Hoffe, sattıklarından geriye kalan el yazmalarını kızları Ruth ve Eva’ya miras bırakmış.
İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki bir mahkemenin, Ruth ve Eva’nın el yazmalarını hukuken sahibi olup olamayacağını araştırdığı belirtildi.
İsrail Ulusal Kütüphanesinin avukatı Meir Heller, el yazmalarının bir bölümünün İsrail’de, bir bölümünün Marbach’ta, başka bir bölümünün de İsviçre’de kasada durduğunu söyledi.
Heller, bu durumun yarattığı hukuki sorunu mahkemenin çözeceğini belirterek, mahkemenin kararını ocak ayında vereceğini sözlerine ekledi.
Marbach Arşivi Müdürü Raulff ise el yazmalarının muhafazası için, Marbach’ın adının Max Brod ve Esther Hoffe’nin vasiyetlerinde geçtiğini öne sürdü.
Raulff, İngiltere’deki Oxford kentinde bulunan bir kütüphaneden sonra, Kafka’ya ait en geniş özgün el yazmaları koleksiyonuna sahip olan Marbach Arşivinin, dünyada edebi eserleri arşivleme konusunda en yetkin kuruluş olduğunu savundu. (aa)
Dünyaca ünlü yazar Kafka pornocu çıktı!
Fotoğrafları dolaba kilitleyip anahtarı yanına alıyordu. Dünya edebiyatının en büyük isimlerinden, Değişim (Metamorfoz) kitabının yazarı Avusturyalı Franz Kafka (1883-1924) pornocu çıktı. Londra`daki British Library ve Oxford`daki Bodleian Kütüphaleri`nde araştırma yapan Kafka uzmanı Dr. James Hawes, ünlü yazarın özel notları arasında yüzlerce porno fotoğraf buldu. İngiliz uzman `Bu fotoğraflar bugüne kadar tüm Kafka uzmanları tarafından saklanıyordu. Ancak halka açıklanmadılar. Çünkü bu karelerin Kafka`nın edebi mirasına ve karizmasına zarar verecekleri düşünülüyordu` diye konuştu.
Kafka`nın ilk kitabını basanyayıncı Franz Blei`a ait bir yayınevi tarafından basılan fotoğrafları, kitap haline getiren Dr. Hawes, `Bunlar ünlü yazara zarar vermiyor. Tersine onun da bizim gibi bir insan olduğunu gösteriyor` dedi. Opal adlıgünlüklerin arasında bulunan fotoğrafların, ailesiyle birlikte yaşayan yazarın bir dolapta sakladığı ve dışarı çıktığında dolabı kilitleyip anahtarı da yanında götürdüğüne inanılıyor.
2008-08-03 Bugün http://www.bugun.com.tr
İsrail, 1988'de İngiltere'de yapılan bir açık arttırmada Franz Kafka'nın el yazılarını satın alan Almanya'dan eserleri istiyor.İsrail ve Alman makamları arasında Avusturyalı yazar Franz Kafka’ya ait bir el yazmasıyla ilgili olarak uzun yıllardan beri süren tartışmanın yeniden alevlendiği bildirildi.
Almanya’nın güneybatısındaki Marbach Alman Edebiyat Arşivinin yöneticileri, 20. yüzyılın ve modern Alman edebiyatının önde gelen yazarlarından Kafka’nın "Dava" adlı romanın özgün el yazmasını isteyen İsrail Ulusal Kütüphanesine olumsuz cevap verdi.
El yazmasının bulunduğu Marbach Arşivi Müdürü Ulrich Raulff, İsrailli yetkililerin isteğinin "hukuki, tarihi veya ahlaki dayanağı olmadığını" ifade etti.
Alman Die Zeit dergisi, bu el yazmasının edebi değeri kadar parasal değerinin de yüksek olduğunu yazdı. Ulrich Raulff AFP’ye yaptığı açıklamada, Kafka’nın el yazmalarının fiyatının çok arttığını ve üzerlerinde spekülasyon yapıldığını söyledi.
Kafka’nın, 1922 yılında arkadaşı Max Brod’a yazdığı 8 sayfalık mektup, geçen Kasım ayı sonunda İsviçre’nin Bale kentinde düzenlenen bir açık artırmada yaklaşık 82 bin 600 avroya satılmıştı.
Yahudi asıllı olan ve 1883 yılında Prag’da doğan Franz Kafka, 1924 yılındaki ölümünden kısa bir süre önce en yakın arkadaşlarından Yahudi asıllı Alman edebiyatçı Max Brod’a bir mektup göndererek, tüm el yazmalarının yakılmasını istemiş.
Ancak Kafka’nın bu isteğini yerine getirmeyen Brod, 1939 yılında Nazilerin baskısı üzerine gittiği İsrail’e Kafka’nın el yazmalarını da götürmüş ve aralarında "Dava" ile "Şato"nun da bulunduğu bazı önemli eserlerin ilk kez yayımlanmasını sağlamış.
Max Brod, 1968 yılında ölünce, "Dava"nın el yazması, diğer pek çok el yazması gibi sekreteri Esther Hoffe’ye miras olarak kalmış. Hoffe, aralarında "Dava"’nın da bulunduğu el yazmalarının bir bölümünü satmış. Hoffe’nin elden çıkardığı el yazmaları, 1988 yılında Londra’da Sotheby’s müzayede evi tarafından açık artırmayla yaklaşık 1,7 milyon avroya Marbach Arşivine satılmış.
Marbach Arşivi Müdürü Raulff, "El yazmalarının bize satıldığı dönemde hiç kimse bu satışı eleştirmedi" dedi. Mirasın öyküsü afka’nın hiçbir zaman İsrail topraklarına ayak basmadığını, "Dava"’nınel yazmasının da diğerleriyle birlikte Brod tarafından 1945 yılında Esther Hoffe’ye kalmasını vasiyet ettiğini belirten Raulff, "1956 yılından beri el yazmaları bir İsviçre bankasının kasasında muhafaza edilmiş" dedi.
Raulff, "Max Brod’un 1968 yılında vefatından sonra bir İsrail mahkemesi, 1974’te Brod’un el yazmalarını Hoffe’ye miras bıraktığını teyit etti" diye konuştu.
2007 yılında hayata veda eden Hoffe, sattıklarından geriye kalan el yazmalarını kızları Ruth ve Eva’ya miras bırakmış.
İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki bir mahkemenin, Ruth ve Eva’nın el yazmalarını hukuken sahibi olup olamayacağını araştırdığı belirtildi.
İsrail Ulusal Kütüphanesinin avukatı Meir Heller, el yazmalarının bir bölümünün İsrail’de, bir bölümünün Marbach’ta, başka bir bölümünün de İsviçre’de kasada durduğunu söyledi.
Heller, bu durumun yarattığı hukuki sorunu mahkemenin çözeceğini belirterek, mahkemenin kararını ocak ayında vereceğini sözlerine ekledi.
Marbach Arşivi Müdürü Raulff ise el yazmalarının muhafazası için, Marbach’ın adının Max Brod ve Esther Hoffe’nin vasiyetlerinde geçtiğini öne sürdü.
Raulff, İngiltere’deki Oxford kentinde bulunan bir kütüphaneden sonra, Kafka’ya ait en geniş özgün el yazmaları koleksiyonuna sahip olan Marbach Arşivinin, dünyada edebi eserleri arşivleme konusunda en yetkin kuruluş olduğunu savundu. (aa)
Dünyaca ünlü yazar Kafka pornocu çıktı!
Fotoğrafları dolaba kilitleyip anahtarı yanına alıyordu. Dünya edebiyatının en büyük isimlerinden, Değişim (Metamorfoz) kitabının yazarı Avusturyalı Franz Kafka (1883-1924) pornocu çıktı. Londra`daki British Library ve Oxford`daki Bodleian Kütüphaleri`nde araştırma yapan Kafka uzmanı Dr. James Hawes, ünlü yazarın özel notları arasında yüzlerce porno fotoğraf buldu. İngiliz uzman `Bu fotoğraflar bugüne kadar tüm Kafka uzmanları tarafından saklanıyordu. Ancak halka açıklanmadılar. Çünkü bu karelerin Kafka`nın edebi mirasına ve karizmasına zarar verecekleri düşünülüyordu` diye konuştu.
Kafka`nın ilk kitabını basanyayıncı Franz Blei`a ait bir yayınevi tarafından basılan fotoğrafları, kitap haline getiren Dr. Hawes, `Bunlar ünlü yazara zarar vermiyor. Tersine onun da bizim gibi bir insan olduğunu gösteriyor` dedi. Opal adlıgünlüklerin arasında bulunan fotoğrafların, ailesiyle birlikte yaşayan yazarın bir dolapta sakladığı ve dışarı çıktığında dolabı kilitleyip anahtarı da yanında götürdüğüne inanılıyor.
2008-08-03 Bugün http://www.bugun.com.tr
BİR DOSTUN “AKLANMIŞ İHANETİ” ÜZERİNE KISA BİR DENEME... Hayrettin Filiz

Modernizm, insanda, her ne kadar teknolojik ilerlemenin verdiği rahatlığı yaşatsa da tinsel doyumsuzlukları ve yabancılaşma kavramının getirdiği sancıları da yaşamak zorunda bırakmıştır. Bir yanıyla parasının sağladığı avantajlarla başka ülke ve başka kültürlere ulaşsa bile, diğer yanıyla bürokrasinin, kişinin varlığını çepeçevre saran korku ve bunalımı, içinden çıkılmaz kurallarıyla insanı hiçe sayması, ve insanın tinsel dünyasında derin çukurlar açmış ve bu bunalımın genel seyri olan kendine ve topluma yabancılaşma olgusu, sanat eserlerinin ortak konusu olurken, sanatçı kişilikleri de toplumdan koparmıştır.
Yoksul bir göçmenken, Yahudi asıllı zengin bir Alman kızıyla evlenerek zengin olan bir babanın oğlu olarak, 1883’te dünyaya gelen Praglı bir modernistin, hayatının yarısını birlikte geçirdiği Max Brod adlı dostunun, ölümünden sonra vasiyetine uymayarak ona ihanetinin dünya edebiyatına kattığı şaheserlerden söz etmek istiyorum bu yazımda. Bir ihanetin anatomisini sergilemek istiyorum.
1883, Prag. Sonradan zengin, otoriter ve hareketli bir babanın çocuğu olarak, kişilik gelişimini tamamlayamadan, ömrünce bir tek eserlerinde eleştirebildiği aile gelenekleri ve baba baskısıyla yetişmiş biri olarak, dış dünyanın gerçekliğinin sabit olduğuna ve hiçbir şeyin bunu değiştiremeyeceğine inanarak büyüdü bizim genç. Dünyasını içinde saklayarak büyüdü. Ailesinin etkisinde kalarak hukuk okudu. Geçburjuva gelenekleri içinde, düşlerin sentimental şovlarında, toplumun kendi çıkarlarını beslemesi gerektiği anlayışına çok sıcak bakmamakla beraber, toplumsal hareketlere de girmemek konusunda pek titiz davrandı. Ta ki, 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlayana dek.
Baba korkusu öylesine yerleşmişti ki içine, dış dünyaya açılmak konusunda 41 yıllık ömründe hiçbir atılım yapamamış, Avrupa’nın bir çok kentini gezmesi bile onu dünyaya açamamıştır. Yedi sene içinde, üç kez çıkarıp taktığı nişan yüzüğü ve katıksız aşkı sorguladığı nişanlısı Felice Bauer’le 1919’da ayrılması, toplumla ne kadar ilişkide olduğuna iyi bir örnek sayılabilir bence.
İnsan nasıl toplumsallaşır? Tarihine egemen olarak mı? Geleceği üzerine ortak bir ülküye hizmet ederek mi? Yaşadığı topluma uyum göstermek konusunda, topluma uymayan düşlerini bıçaklayarak mı?... Herkes kendince bir açıklama getirebilir buna. Ama herkesin ortak olduğu bir toplumsallaşma ölçeği var ki, dünya insanı onunla daha bir yaklaşır birbirine. Sanattan söz ediyorum tabi ki. Sanatın derleyen, toplayan, yol gösterip esirgeyen geniş kollarından. Dünyasını içinde gezdiren biri bile sanatın ellerinden tutup en sert eleştiriye gidebileceği gibi, bir ihtimal ve tek ihtimal, mutlu bile olabilir bana kalırsa.
Yaşadığı süre içinde, aralıksız 15 yıl çalıştığı bir sigorta şirketi, yazarımızın romanlarına ya da öykülerine değişmez fon oluşturmuştur. Oradaki bürokrasi, bürokrasi adına hiçe sayılan kişilikler, tepkisini ifade edememenin karamsarlığı ve kaçınılmaz olarak dünya çapında alkışlanan yazarın, hemen bütün kitaplarının ortak mesajını oluşturan; tinsel bunalımın genel imgesi olan yabancılaşma olgusu ve yalnızlık duygusu… Sigorta şirketinde işe başladığında, yani 1907’de kaleme aldığı “Taşrada Düğün Hazırlıkları”, ardından gelen romanlara bir basamak niteliği taşır. Nitekim, beş sene sonra bir dünya klasiği gelir: “Değişim”. Aynı konu beş sene sonra yine gündemindedir tinsel yapısı darmadağın edilmiş, kuşku dolu yazarımızda. Bu kez eserin adı, “Bir Akademiye Rapor”dur. Bu eserinde Franz, bir kez insan olduktan sonra, geriye dönüp yeniden maymun olamayan ve insan olarak kalmak zorunda olan bir maymunun çaresizliğinde, korku ve kaygı dolu insanın yalnızlığını irdeler.
Dost bulamamak çok kötü bir duygudur. Senin için armağanlar alması ya da seninle sinemaya gitmesi yetmez. Kaldı ki dostluk; saçmalıklarına ortak olmak, insanın sadece düşleri için yaşadığına inanarak, dostunun düşlerine, kendi çıkarlarına denk düşmese bile destek vermek hatta yataklık etmek demek bence. Ona çıplak sunmak bildiklerini ve hatta gerekirse yalan söylemektir.
1902’de bir arkadaşlık başlar. Franz Kafka, Max Brod dostluğunun başladığı ve bunun edebiyat tarihi için ne demek olduğunu henüz kimse bilmiyor. Max Brod bir yazar değil. Kafka da değil. Herhangi bir işleri var, herkes gibi. Sigortacılık gibi, pazarlamacılık gibi… Buraya kadar özel bir şey yok. Avrupa’ya açılır iki dost. Riva’ya, Paris’e, Weimar’a, İtalya’ya… Zayıf bedeni dayanamaz Kafka’nın bu yüksek tempoya ve bir senatoryumda birkaç hafta tedavi görür. Max Brod, ‘son derece dosttur’ ürkek Franz’a. Onun, “Hayat bizi nelerden vazgeçirdiğini anlamamıza bile fırsat vermeyen sürekli bir kaçıştır” düşüncesine rağmen, onu yalnız bırakmamış sıkı bir dost. Belki de bir öğretmen, bir koruyucu.
Dostluk nasıl bir şeydir? Dünyanın yarısını ona sunmak değil midir terli avuçlarını tepsi yaparak? Dostluk nasıl bir şeydir? Korku ve bunalım getiren soğuk rüzgara küfretmeden nefesiyle ısıtmak değil midir üşüyen ellerini karşısındakinin?...Bilmiyorum.
Önce, “Bir Savaşın Tasviri”ni gözden geçirdiler. 1904’te yazılmış olması demek, 21 yaşında dünyayla küsmek ve umutsuzluk demek. Korku yok Max Brod’da… Dünya bir trendir. Her penceresinde ayrı bir manzara olan bir tren. Onu görmek isteyenlere gösterir kendisini. Bir şey lazım, öyle sıcacık, öyle saçma; ama insanın içini her manzaraya açan… Ne bileyim, hızlı ve heyecanlı bir şey işte… Düşündüler bir pastanede, bu nedir, ne olabilir? Bir ses ki; şimşek gibi bir tren geçti sanki düşüncelerinin ortasından. “Bakar mısınız? Bir sütlü kahve alabilir miyim?” İkisinin de kafası sese doğru döndü. Görülmez bir el tutup çevirdi sanki başlarını. Engellemek mümkünsüz. Sonra biri daha geldi o sesin yanına ve birden şöyle dedi: “Sen, Felice Bauer, Franz Kafka’nın uzatmalı nişanlısı olacak ama karısı olamayacaksın. Bu bile senin dünya edebiyatına girmene yetecek.” Şaşırdı beş kişi birden. Biri Kafka, biri Max Brod, biri Felice Bauer, biri garson, diğeriyse onu söyleyen ağız, yani ben.
Yarattığı kişiler; bilinmeyen karanlıklar içinde bir dünyada, her an tetikte olmaları gereken, kaygılı, ürkek, naif, pasif kişilerdir. Bilinmedik tehlikelerle karşı karşıya olduklarını her an bilmelidirler. Ama çözüme dair bağıran, çağıran bir söylem yoktur Kafka’da. Hele toplumsal konulara çözüm üreten o çokbilmiş yazarlardan çok uzakta, kabuğunda yaşam süren bir deniz canlısı gibidir o. Ancak Kafka, okuyucusuna da rahat vermez. Onlar bir çeşit dedektiftir. Cinayeti işleyen kişiler gözleri önündedir; ama suç ve bunun nedenleri konusunda tam bir gerilim ve kuşku çağı başlamıştır. Dedektif güvensizliği her okuyanı rahatsız etmeye aşlar. “Değişim” nasıl başlar, hatırlasanıza: “Bir sabah tedirgin düşüncelerle uyanan Gregor Samsa, dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini…”
Bildik sanat kuramlarının pabucu dama atıldı Kafka’nın modernizmiyle. O merak öğesini ya da herhangi bir biçim kaygısını özün önüne geçirmedi hiç bir kitabında. Ama, “bir sabah aniden” ya da “hiç tanımadığı” gibi kullanımlarla, zaman ve mekan kavramlarını sonsuzluğa yaymayı bildi. Çünkü Kafka; örneğin “Değişim”in ünlü karakteri Gregor Samsa’yı öyle bir çizmiştir ki daha iyi bir simge bulunamazdı dedirtiyor okuyanına. Heinz Politzer’in 1962’de yayınlanan “Kafka” adlı kitabında aynen şöyle deniyor: “Kafka, toplumsal sınırlanmışlığı içinde insanın kendisine bir çıkış yolu bulamayacağını anlatmak üzere, pazarlamacılık işinin elinden alınmaması için yakaran bir böceğin manzarasından daha uygun bir simge bulamazdı.”
Sağlığında yayınlanan çok az kitabından biri olan “Değişim” kitabının kapağı için, dev gibi bir böcek resmi çizilmek istenmişti. Kafka, bizzat bu konuyla ilgilenmiş; bunun bir masal olmadığını ve yalnızlık ve yabancılık içinde hazin bir tragedya olduğunu bildirerek, romanın diğer kişilerini aydınlık bir salonda ayakta ve yan yana, Samsa’yı ise görünmeyen bir karanlık oda içinde kapısının aralık olarak çizilmesini önerirken, herkesin dediği gibi, kendisini ve ailesini mi anlatıyordu acaba? Bir yazısında böyle olmadığını söylese bile birçok şey öylesine denk düşüyor ki hayatına…
“Yazmak bir çeşit ibadettir, sanat bir çile… Öyle bir çile ki onu dünyanın daha fazla çilelerinden kurtarır.” diyen Kafka, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, yükselen Çekoslovak kurtuluşunun lider isimlerini dinlemeye başladı. “Club Mladych(Gençler Birliği)” seminerlerine katıldığı gibi, ateşli bir Çek devrimcisi olan Berta Fanta’nın kışkırtan seminerleri, Kafka’nın dünya görüşünü değiştirmedi. O görüştüğü birkaç kişiye gizli bahçesini açıyor, iddialı çıkışlardan uzak duruyordu. Hatta 1915’te döneminin önemli yazı ödüllerinden sayılan “Fontane Ödülü”nü alan Carl Sterheim, bu ödülü Kafka’nın daha çok hak ettiğini düşünüp sanat tarihinde pek alışık olmadığımız bir şey yapıyor ve ödülü Kafka’ya aktarıyordu.
“Değişim”, Kafka’da da bir değişikliğe yol açmıştı. Neredeyse insanlardan kaçan bu yazar, bir tek Max Brod’la yazdıklarını paylaşıyor ve dostunun yayınlanma önerilerini sürekli kaçarak yanıtsız bırakıyordu. İçindeki öfke ve tedirginlik kendisinden çok uzakta olan bir Çek kızına kadar rahatsız etti onu. “Değişim”i Çek diline çevirmek isteyen Milena adındaki bu kız, 1920 yılının Kafka’nın mutlu olduğu yıl olarak tarihe geçmesini sağladı. Milena, Kafka’dan epey küçük ve başkasıyla evli olmasına rağmen, Kafka belki de bu Çek kızında aradığı sıcaklığı bulmuştu. Ölümüne dört sene kala aşık olmuştu Kafka. Yazdığı tek umutlu romanı olan “Amerika”nın ikinci cildinin bu döneme rastlaması şans değildir bence.
Bütün bunlar olurken, Max Brod’da, kaybolan bir hayatın, bir yeteneğin, dalında çürüyen meyveye bakarken duyulan hüznü hüküm sürüyordu. Bütün çabaları boşunaydı. Franz Kafka, yaralanmış ruhunu dünyayla paylaşmak istemiyordu. Ama dünyanın bu ruhtan öğreneceği çok şey vardı dostuna göre. İhanetin aklandığı en iyi örneklerden birine doğru akıyordu zaman.
1924. Viyana. Bir dünya küskünü genç adam olarak yaşayan Franz Kafka, genç bir ölüme gitti… Kierling senatoryumunda üç ay babasından neden bu kadar korktuğunu düşünerek… Üç ay, herkesin zavallı bir yalnızlık içinde çile çektiğini ve bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini sürekli tekrarlayarak… Max Brod gibi yirmi iki senedir aksamadan ilerleyen bir dostluk kurabildiği için kendini şanslı sayarak… Ölüm nedeni olarak gırtlak kanseri dendi. Oysa ki kanser bütün bedenini kaplamıştı. Ölümünden birkaç gün önce Max Brod’a bütün roman eskizlerini yakmasını vasiyet etti. Dostundan söz aldı bu konuda. Biraz güvensizlik, biraz öfke, en çok yabancı biri gibi sessizce öldü çok geçmeden.
Max Brod, bir elinde sayfalarca orijinal roman metinleri diğer elinde bir kibritle, öylece kalakaldı bir ıssızlıkta. Dünyada bir o kaldı, bir de verdiği sözün, gözünü yaşartan erdemi… Sonra “erdem” dedi, “erdem; toplumun bütün pisliğine rağmen, toplumun insanı dışlamasına rağmen, tinsel bunalımın bütün yapıyı bozmasına rağmen insana bir şeyler verme çabasıdır. İnsanı insanlaştıran şeydir erdem.”
Tarihe “aklanmış ihanet”in en iyi örneği olarak geçen, bir dost vasiyetinin geleneksel baskısını yenerek verdiği sözü tutmayan Max Brod, orijinalleri üst üste bastırdı. Eğer Kafka’nın dostu bunu yapmasaydı; 1927’de yayınlanan “Felice’ye Mektuplar”, “Dava”, 1926’da “Şato”, “Çin Seddi”, “Açlık Şampiyonu”, “Milena’ya Mektuplar” bu gün durdukları, edebiyat dolabının üst raflarında olmayacaklardı. Ve biz, başımızın belası, “Kafkaesk” denen, tinsel bunalımın genel imgesi, modernizmin armağanı olan yabancılaşma olgusunun en güzel örneklerini okuyup, bizi yutmaya çalışan kapitalist ilişkilerde daha savunmasız olacaktık.
Max Brod. İçin rahat olsun. Kafka bile bu yaptığının, olası en iyi dostluklardan biri olduğunu düşünürdü…
17 Aralık 2009 Perşembe
ANDY WARHOL'UN KAFKA'SI
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
